Arb. Av. Hamit Serdar Yılmaz

Arb. Av. Hamit Serdar Yılmaz

Bir şey demedik…

...

“Ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat, senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır.” demiş Mevlana, dertlendiği bir zamanda. Ülkenin halini temaşa edince önce anlatanlara sonra anlatanların anlattıklarına bakıyorum. Daha sonra da kendisine anlatılanları düşünüyorum. En sonunda anlatanlarla anlatılanların anlatıldıklarına bakıp arasında fersahlarca uçurumu görünce iyiye yorumlayıp “Galiba yanlış anlaşıldı.” diyerek aldatılmayı görmeden bir bahaneyi de anlatanlara siper yapmak istiyorum, siper ihtiyaçları olmasa da...

Kolay değil. İşte geldik gidiyoruz dediğimiz yeni Türkiye şartlarında hayatımızın 21 yılı gitti. Ortalama bir ömürde dörtte biri demek. Gitmesi problem değil, bir şekilde gidecek zaten. Kaldı ki hepimiz dünyada aldığımız ilk nefesle vereceğimiz son nefese koşmuyor muyuz? Ama götürdüklerini düşününce bir garip oluyor insan.

Kavram kargaşasını yaşamıyoruz sadece. Anlamlandırmayla da ortaya çıkan farklılık daha da sarpa sarıyor işleri.

Şunu çok iyi biliyorum; Biz kimselere çok söz söyledik, ama kimseye bir makama gelemeyeceğini hiçbir zaman söylemedik. Söylediğimiz fani dünyanın hiçbir makamının baki olmadığıydı. Söylediğimiz; güç, hak yerine makamdan alınıyorsa, geride “medeniyet” yerine “deniyet” bırakılıyorsa makam gidince güçsüz bir acziyetten başka bir şeyin görünmeyeceği ve hayırla yad edilmeyeceğiydi.

İşte kendilerine benzetmekten bahsedenler, bahsettiklerine benzediler. Mesela kimseye tesbih çekemezsin demedik. Söylediğimiz; çektiğin tesbih Hakk’ı anmak için değil, kulu ezmek içinse onda hayır olamayacağıydı. Takkenin rengine de, desenine de laf etmedik. Söylediğimiz; o takke senin zihniyetinde kipayla külaha çevrilmişse yoldan çıkıldığıydı. Kıldığın namaza da bir şey diyemeyiz. Ancak o namaz seni mazlum yerine zalim yapıyorsa, kötülük yerine iyilikten alıkoyuyorsa ayette geçen “veyl olsun o namaz kılanlara” hitabının muhatabı olursun dedik. Allah için taktığın başörtüne de bir diyeceğimiz olamaz. Lakin dediğimiz; aldatmak için, düzen bunu götürdüğü için ya da modanın gereği olarak taşımanın inançla alakasının olmadığıydı. Kimseye vekil olamazsın demedik ki. Ama vekillik öğretmen maaşının üzerine çıkıp servetin kaynağı olmuşsa ahirette hesap veremezsin dedik. Kimseye ihale, komisyon alamazsın demedik. Ama o ihale haram servetin, o komisyon haram lokman olmuşsa kendine acımıyorsan evladına acı dedik. Son model arabalarla, yolları ağlatamazsın demedik ki. Üretmediğin araba, ağlattığın yollar için bu gidişle köle olursun dedik. Hazinenin anahtarı sende demedik ki. Hazineye sahip çıkmadıysan, tavukları korumak için tilkiyi bekçi yaptıysan, günü gelince o tilki, tilkiliğini yapar dedik. En temel ihtiyaçlarımıza zam yapamazsın, bir defa yaşadığımız dünyada adam gibi yaşamamıza engel olamazsın demedik ki. İstediğin zammı yaparsın ama kundaktaki çocuğun rızkına bile mani olamazsın, sen dünyayı zehir edersin, öyle belalara düçar olursun ki dünyada sana zehir olur dedik.

Şayet de sen, bunlarla düzenin çarklarının payandası olmuşsan, yıllardır kimsesizlerin kimi hikayesinden kabirlerden birinin dili olmuşsan, bulunduğun her yeri fırsat görmüşsen, ejder meyveli somotieyle konaklarında elbette ki seni beslerler. Değil onlar, şimdi Nemrut’lar Firavun’lar Ebu Cehil’lerde gelse tabiki sen ne istersen vermek isterler, senle olmak isterler, dünyanın en güzel köşklerini senin için yaparlar. Çünkü imtihan dünyasında makamıyla, parasıyla, gücüyle batılında tesir kuvveti var, ne kadar çürük olsa da. Ama hepsi güneş doğuncaya kadar.

Resulullah’a (sav) ne teklifler yapılmıştı. En çok da sizler anlatırdınız belki makamınız olmadığı, henüz servetiniz oluşmadığı için. Zamanın zalimlerinin; “Mekke’nin tüm makamları senin olsun. Yöneticimiz ol. En güzel kızları sana verelim. Bütün servetlerimiz de senin olsun. İster tevhidi söyle, ister tavafını yap. Başörtün de umurumuzda değil. Sen ne istersen herşeyi sana verelim. Ama bizim zalim düzenimize dokunma. Kurduğumuz, can damarımız şeytani sistemimiz devam etsin.” Teklifini kabul edemez miydi? Kendisine kurulan tuzaklar bu sayede kurulmaz mıydı? Evi basılacak kadar, yemeği zehirlenecek kadar, yollarına dikenler, üstüne deve işkembesi atılacak kadar rencide edilmekten kurtulamaz mıydı? Ölüm tehditlerini alır mıydı? Bir hicreti gerçekleştirmek mecburiyeti olur muydu? Demek ki Resulullah’ın davası böyle bir şeymiş. Batılın en cazip tekliflerinin cevabı sonunda ölüm de olsa, kalpten çıkan “La” olduğu zaman, sürgünden şehrine izzetle dönebiliyormuşsun.

Mesele bir yandan da belki de müstemleke valisi olmak. O zaman tüm kapılar ardına kadar açılıyormuş!!! İngilizler Hindistan’da, Fransızlar Cezayir’de, İtalyanlar Libya’da bunu yapmadı mı? Ya sonuç! İngiliz bir komutan, Hindistan'daki estirdikleri teröre ilişkin; öyle bir terör inşa ettik ki, artık kimseyi kendi safımıza çekmemiz mümkün değil"demişti. Yaptıkları zulüm Müslümanlarda Muhammed Ali Cinnah, Hindularda Mahatma Gandi gibi bir lideri ortaya çıkardı. Lakin ülke Hindistan, Pakistan, Bangladeş olarak üçe bölündü. Cezayir, Seyyid Emir Abdülkadir gibi bir lider ortaya çıkardı. Ama ülke sömürgecilerden kurtulsa da kurtarıcılarından kurtulamadı. Ve şimdi Libya, “İstediğinizi yapın, bana Allah’ın takdir ettiğinden başka bir şey yapamazsınız.” diyerek başkaldıran Ömer Muhtar’ın mücadelesinin hasretinde...

Ama şunun farkındayım; her şeyin bir vaktinin olduğu bu alemde “la yus’el” de değilsin, “la yuhti” de olamazsın. Çünkü vaktin de bir sahibi var. O vakit dolduğunda istisnasız herkes üç yoldan biriyle final yapacak. Sırat-müstakim, mağdub veya dallin…

Etiketler :
, , , ,
Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
0 Yorum